Tanrı’ya ulaşmak için kule inşa ederken, Bruegel minik bir detay ekledi.
Pieter Bruegel 1563’te Babil Kulesi‘ni bitirdiğinde ortaya Bruegel’in kariyeri açısından bir zafer, insanlık ve sanat tarihi açısından yüzyıllarca konuşulabilecek bir başyapıt çıktı:
Öylesine görkemli bir yapıydı ki bakışlarınız önce yukarı çekiliyordu, Roma Kolezyumu’nun ve Ortaçağ katedrallerinin izlerini taşıyan, bulutlara uzanan tuğla bir kibir abidesi. İnsanlık, birleşmiş ve Tanrı’ya meydan okuyordu. Ve hala bitmemişti.
Bir de, bir Kuzeyli latifesi olarak, Bruegel tabloya bir şey eklemişti. Tablonun sol alt köşesinde, kalabalığın arasında, inşaatın tantanasından habersiz, çömelmiş bir adam. Küçük. Ayrıntı sayılacak kadar küçük. Ve yapıyor olduğu şey, doğanın zorunlu bir çağrısına cevap vermek.
Fotoğrafı da burada.
Bedenin Hakikati
Şimdi önce kuzey sanatına dair bişey söylemem gerekiyor, Flemish ustalar detayları rastgele seçmezdi. Bruegel’in bu figürü oraya koyması da bir yorumdur bu nedenle. Biz de şimdi Umberto Eco’nun dediği gibi aşırı yorum yapacağız ve bu sahneye odaklanacağız. Çünkü belki de tanrılar katına çıkma iddiasındaki insanlığın özeti, o oturma halinde okunabilir? Kule ne kadar yükseğe çıkarsa çıksın, insan, bedeninin hakikatinine mahkumdur. Kral da bu ihtiyaçtan azade değildir, patron da, peygamber de.
Bu düşünce Batı hümanizminin kalbindeki en eski demokratik reflekstir. Beden eşitler. Erasmus aynı dönemde yazıyordu, Montaigne biraz sonra kaleme alacaktı; kibrin panzehiri olarak bedenin sıradan gerçekliğini öne çıkarmak, dönemin entelektüel bir jesti haline gelmişti. Yüceltme karşısında sıradan olan. İddia karşısında et. İnsanın doğa ile kopmaz o aşağılık bağı.
Ben Bruegel’in mesajını şöyle okuyorum: Ne kadar yükseğe çıkarsan çık, bedenin seni yere bağlar. Ve bu bağ, tam da bu bağ, seni diğerleriyle eşit kılar. Kibrin sınırı, herkesin paylaştığı bu ortak ve kaçınılmaz insanlıkta gizlidir.
Kule Yeniden İnşa Ediliyor
Şimdi 2025’e gelin.
Dünyada bir avuç insan var, yirmi, belki elli kişi, haydi Silikon Vadisi’nin C-Level ekibinin tümünü sayalım, bu kişiler insanlığın altyapısını tutuyorlar. Arama motorları, sosyal medya akışları, yapay zeka modelleri, ödeme sistemleri, bulut altyapısı, uzay araçları. Birkaç yıl önce bunlar platform şirketleriydi. (Ondan önce de hepimiz için geek çocuklardı da neyse buraya girmek istemiyorum) Akademisyenler şimdi farklı bir kelime kullanıyor: technofeodalism.
Kavramı Yunanistan’ın eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis’ten alıyoruz: 2008 krizinin ardından kapitalizm dönüşmeye başladı; bulut altyapısı, veri ve dijital platformlar çağın toprağı haline geldi. Ortaçağ’da kim toprağa sahipse yani üretim araçları tekelindeyse, güç ondaydı. Bugün de kim bu altyapıya sahipse güç onda. Fark şu ki bugünki feodal beylerin gücünü sınırlayacak bir krallık ya da kilise yapısı ufukta görünmüyor. Zaten bu beyleri hiç kimse seçmedi ve hesaplarını kimseye vermiyorlar (gibi görünüyor şimdilik diye bir şerh düşeyim de Claude ve ABD Savunma Bakanlığı arasındaki minik sürtüşmeye dair önlem almış olayım).
Tabii ki rakamlara bakalım.
Google arama motorunda yüzde 89,2 pazar payına, mobil cihazlardan yapılan aramalarda ise yüzde 94,9 pazar payına sahip. Bu tekel, Ağustos 2024’te ABD Adalet Bakanlığı’nın açtığı davada bir federal mahkeme tarafından resmî olarak tescillendi. “Google bir tekeldir ve bu tekelini sürdürmek için hareket etmiştir” diyen 277 sayfalık karara bakınca Google’ın, yalnızca iPhone’da varsayılan arama motoru olma hakkı için Apple’a 2022’de yaklaşık 20 milyar dolar ödediği görülüyor. Rekabetin bu ölçekte satın alınması mümkün olduğunda, pazar kelimesinin anlamı yeniden tartışmaya açılır.
Amazon‘da tablo farklı ama eşit derecede aydınlatıcı. Platformdaki toplam satışların yüzde altmışından fazlası bağımsız satıcılardan geliyor. Yani milyonlarca küçük işletme, varlığını sürdürmek için Amazon’un kurallarına, algoritmalarına ve giderek artan ücretlerine tabi. 2024 yılında bu satıcıların Amazon üzerinden kolektif satışları 290.000 doların üzerine çıktı, ancak şartları belirleyen tek taraf Amazon olmaya devam ediyor: Hangi ürünün öne çıkacağı, hangi satıcının görünür olacağı, hangi ücretin geçerli sayılacağı.
Yapay zeka cephesinde ise tablo daha da girift. Büyük dil modellerini eğiten verinin büyük bölümü, web’de yayımlanmış içeriklerden oluşuyor, yani gazetecilerin, yazarların, araştırmacıların, yaratıcıların ürettiği içerikler. Bu içeriklerin sahipleri ne bir sözleşme imzaladı ne de telif ücreti aldı. Modeller şu anda birçok ülkede hukuki itirazlarla karşı karşıya, ancak hukuki süreçler yıllarca sürerken teknoloji ilerliyor. Kimin emeği bu sistemleri besliyor, kimin kazancına dönüşüyor ve kimler bu sisteme bağımlı oluyor sorusu yanıtsız kalıyor.
Ajan derinleştikçe bağımlılık da derinleşiyor. Claude Code veya benzeri bir araç iş akışınıza entegre olduğunda, kodunuzu biliyor, ekibinizin dökümanlarını okuyor, ticket’larınıza erişiyor, deployment’larınızı yönetiyor, sistemden çıkmanın maliyeti katlanarak artıyor. Bu teknik bir tercih olmaktan çıkar, kurumsal bir bağımlılık haline gelir. Feodalizmi güçlü kılan şey de buydu zaten değil mi, lord’un toprağını terk etmek teorik olarak mümkündü, pratikte imkânsızdı.
En sembolik gelişme olarak şundan bahsetmek isterim; 2025 başında Elon Musk ki kendisi aynı anda SpaceX, xAI, Tesla ve X’in sahibi, ABD federal hükümetinin ödeme sistemlerine, kamu çalışanlarının verilerine ve kurumsal kararlarına seçilmeksizin erişim sağladı. On dokuz eyaletin başsavcısı bunu yasa dışı bularak dava açtı. Eleştirmenler, tarihte bir bireyin bu kadar geniş bir teknolojik, finansal ve siyasi güç kombinasyonunu elinde bu denli hızlı topladığına dair emsal bulmanın güç olduğunu söylüyor. Neyse ki Trump’la arası bozuldu da elindeki data bir nevi azaldı.
Tabloya dönelim mi? Bruegel’in tablosundaki kral figürü vardır sol altta. Nemrut bir suratla inşaatı denetliyor, etrafında eğilen adamlar. Bugünün versiyonlarını tanıyorsunuz.
Demokrasi Nerede?
Demokrasi bir yönetim biçiminden önce bir ontolojik iddiadır: Sen de sayılırsın.
Bu iddia iki temele oturuyor. Birincisi hukukidir; oy hakkı, temsil, hesap sorma mekanizmaları gibi… İkincisi daha derin ve daha kırılgandır; bilgiye eşit erişim, kamusal tartışmaya katılma kapasitesi, ekonomik varoluşun siyasi bağımlılık yaratmamasıdır.
Technofeodal düzende bu ikinci temel çürüyor bence.
Yapay zeka modelleri kimin verisiyle eğitildi? Kimin denetiminde? Hangi değerleri optimize ediyor? Bu sorular hiç üzerinde durmamış olsak da salt teknik sorular değil, anayasal sorular. Ama yanıtları demokratik müzakereyle değil, birkaç şirketin ürün toplantılarında veriliyor. Avrupa Birliği’nin Yapay Zeka Yasası gibi girişimler bu boşluğu doldurmaya çalışıyor ancak teknolojinin gelişim hızı, düzenlemenin önünde koşmaya devam ediyor.
Bu sistemler ne kadar yerleşirse, onlara bağımlılık o kadar derinleşiyor ve vazgeçilmez oluyor. Bir zamanlar kamu hizmeti sayılan, bilgiye erişim, iletişim, ekonomik katılım gibi şeyler özel altyapıdan geçmek zorunda kalıyor. Ve özel altyapının sahibi demokratik hesap verme yükümlülüğü taşımıyor.
Kule yükseliyor. Ama altındaki insanların sesi giderek daha az işitiliyor.
Ortak Paydamız?
Bruegel’in yerleştirdiği o küçük figür bir küçümseme değil bence. Dikkatli bakarsanız neredeyse saygın bir şey var onda, mütevazı, kendine dürüst, performanstan uzak. Kule göklere uzanırken o sadece insan.
Bu figür benim için zamanla bir metafora dönüştü. Kibrin panzehiri büyük söylemler değil, küçük dürüstlükler. Kimin parasıyla bu kule inşa ediliyor? Kimin emeği silikonun altında gömülü? Hangi demografinin verisi modeli eğitti, hangi demografinin hayatı yeniden düzenlendi?
Sormak, ısrarla sormak, şeffaflık talep etmek bence bu Bruegel’in figürünün jesti kadar sıradan ve o kadar gerekli. Belki de elimizde kalan demokrasi kırıntısında sahip olabileceğimiz tek şey.
Sonunda Ne Olacak?
Bruegel’in Babil Kulesi’nin sonunu biliyorsunuz değil mi? Dil karışıyor, insanlar dağılıyor, koordinasyon bozuluyor, kule yarım kalıyor.
İronik olan şu ki, bugünkü kulenin da benzer bir kadere iyi malzeme var elinde. Yapay zeka modelleri aynı bilgi ekosistemini besliyor ve o ekosistemi aşındırıyor aynı anda. Platformlar insanları bağlarken kutuplaştırıyor. Ekonomik güç yoğunlaşırken siyasi meşruiyet eriyor.
Ama Babil’in çöküşü sayesinde farklı diller, farklı kültürler, farklı hikayeler güçlendi. Merkeziyetsizlik bazen felaketten değil, bizzat çeşitlilikten geliyor.
Belki bu sefer de öyle olur. Açık kaynak modeller, veri kooperatifleri, dijital kamu altyapısı talepleri, platform düzenlemeleri, küçük ama ısrarlı demokratik direnişler bir şeyleri değiştirir. Belki de değiştirmez.
Lütfen bana umarsız bir optimist demeyin.
Ben Bruegel’i şöyle okuyorum, Bedenini unutan kibri sever. Kibir başlarsa kule düşer.
Biz şimdi hem kuleyi hem de bedeni, hem teknolojik gücü hem de ortak insanlığı aynı anda unutuyoruz.
İkisi birden.
Bu bülteni okuyorsanız ve bir şirketin yapay zeka stratejisini, pazarlama kararlarını ya da ürün yol haritasını etkileme kapasitesindeyseniz: Bruegel’in o küçük figürünü hatırlayın. Hangi soruları sormaktan kaçınıyorsunuz? Kimin sesi duyulmuyor? Kule sizin ellerinizde de inşa ediliyor, küçük, günlük kararlarla.
Herkesin ortak paydasını unutmayın. 🙂





