Değişmeyen paradigma
Dünya değişiyor ancak dünyayı kavramaya yönelik fikirlerimiz pek de kolay değişmiyor.
İnsanın günlük yaşamı binlerce hatta on binlerce ön kabulden oluşur. Her güne uyandığımızda sorgulamadığımız ve normal kabul ettiğimiz “işler böyle yürür” varsayımı ile hareket ederiz. “Yerçekimi her sabah yataktan kalkarken kesintisiz bir şekilde bizi karşılar. Otobüs, servis ya da taksi bizi işe götürür. İş yerine kimlik kartı ile girilir. Bilgisayarlar şifre ile açılır. ” gibi gibi. Burada yazdığım örneklere ve binlercesine hiç düşünmeden uyarız ve normal (olması gereken) ile uyumlanırız. Hepimizin sahip olduğu bu “gerçeklik budur ve işler böyle yürür” fikri yazımızın konusu paradigmanın bence en basit tanımı.
Paradigma, en temel anlamıyla dünyayı, olayları veya belirli bir konuyu algılamamızı sağlayan zihinsel model, kavramlar dizisi veya bakış açısı demektir. İndirgemeci olarak “Dünyayı nasıl algıladığımız?” demeyi çok isterdim ancak Paradigma bir algı değildir; algıların toplamından oluşan ve gelecekteki algıları önceden belirleyen bir üst yapıdır. Algı anlıktır ve duyusal verilere dayanır. Paradigma ise süreklidir, kültüreldir ve öğrenilmiştir.
Çoğumuz içine doğduğumuz kültürün kodlarına işlemiş olan hakim ön kabulleri düşünmeden, sorgulamadan normal kabul ederiz. Çünkü hayatta kalmak için dünyaya uyumlanmak gerekir ve işlerin nasıl yürüdüğü ile ilgili hazır fikirlere sarılmak bunun en pratik yollarından birisidir. Eğitim dediğimiz şey insanları “gerçeklik budur ve işler böyle yürür” fikrine ikna etme, bunun üzerinden de rıza üretme işidir.
Paradigmaların çoğu çok yavaş değişir. Tarım makinelerinin ilkel hallerinin bile verimi arttırması, köylerde işsizliğin artması, işsiz kalanların kentlere akını, kent içerisinde yeni ihtiyaçların ve mesleklerin doğuşu, çalışabilecek insan kaynağı artığı ile üretimin ölçeklenmesi, sermayenin güç kazanması, buna bağlı sanayileşme yüzlerce yıl sürdü. Yavaş olması uyum şansını arttırdı. Elbette bu değişimlerde çok acılar yaşandı ancak dünya dönmeye, değişmeye devam etti.
Geçmiş yüzyılların yaygın paradigması iş imkanı olan yerlere göç etmek ve yeni işler öğrenerek uyum sağlamak idi. Makineleri kullanacak ve onları inşa edecek insanlara olan ihtiyaç hemen olmasa da yeni işler yaratmayı başardı. Elbette ki birileri uyum sağlayamadı ve elendi, birileri ise uyum sağlayarak bir sonraki teknolojik sıçramaya kadar çalışmaya devam etti. “İşler böyle yürür” fikri ayakta kalanlar tarafından bir sonraki kuşağa aktarıldı.
Ayakta kalanlar (bence bir “survivorship bias” olarak) aşağıdaki üç paradigmayı yarattılar.
Teknolojik gelişme herkes (toplum) için iyidir.
Teknolojik gelişmenin önünde duramayız. Uyum sağlamak zorundayız.
Teknolojik değişim yeni ve katma değerli işler yaratır.
Hemen örnekleyelim: Matbaa karşıtı hattatların, teknolojiye karşı kaybetmeleri ve matbaayı kullanmayı öğrenenlerin hayatta kaldığı hikayesi en çok kullanılan örneklerden birisi. Kitapların ucuza basılmasına bağlı erişiminin artması ve bilginin dolaşımı sayesinde dünyanın daha iyi bir yer olduğu fikri de “teknoloji iyidir “ paradigmasını destekliyor. İnsanlar ısrarla bu paradigmalara sahip çıkıyor ve asla fikirlerini değiştirmiyorlar.
Ama ben yapay zekâ teknolojilerinin aynı paradigma ile değerlendirilmesinin doğru olmadığını düşünüyorum. Bunun için iki sebebim var. Bunun ilki bu üçlü paradigmanın zaten gerçek olmaması. İkincisi ise “dünyanın eskisi gibi işlemeyeceğini” düşünmeye başlamam.
Teknoloji bence “sahipleri” için iyidir. Yeni bir teknolojinin yaygınlaşma sürecine baktığımızda, fikri geliştirenler, onu ticarileştiren şirketler, altyapıyı elinde tutanlar ve regülasyona yön verebilen lobiler kazanç pastasından en büyük payı alırlar. Özellikle “dijital” dünyada bir ürünün ya da hizmetin ölçeklenmesi emeğe ya da diğer kaynaklara çok az bağlı olduğu için teknoloji tekelleşir, ekonomiye tekrar finansal olarak dönüş yaratmaz. (Platformlar, entelektüel mülkiyet (IP) hakları, lisans, veri sahipliği vb.)
Teknolojik gelişim uluslararası işbirliği, devlet müdahaleleri ve kanuni düzenlemelerle engellenebilir. Nükleer teknolojilerden vazgeçilmesi, Uber ve Airbnb hizmetlerinin çeşitli ülkelerce yasaklanması, otokratik ülkelerdeki sansür uygulamaları, endüstrilerin yarattığı iklim zaralarını engellemek için konan karbon vergileri ilk aklıma gelen örnekler. Teknoloji, kendi iç dinamikleriyle durdurulamaz değil; mülkiyet yapıları, politik güç dengeleri ve hukuki çerçeveler tarafından yönü değiştirilebilen, bazen de önü kesilebilen bir akış.
Teknoloji bazen yeni işler yaratır. Tarım makineleri milyonlarca insanı işsiz bıraktı. Bu milyonlar elbetteki yeni işler buldular ancak bu milyonların çok az bir kısmı tarım makineleri üretiminde çalıştılar. Verimliliğin yıllar içinde artışına rağmen çalışan ücretlerindeki artışın sınırlı olması “katma değeri” alanların çalışanlar olmadığını bize ispatlamakta. Son paradigma tam da bu yüzden tarihsel gerçekliğin tarafsız bir özeti değil; daha çok, yaşanan bedelleri görünmez kılan ideolojik bir teselli cümlesi.
Paradigmaların gerçek olmadığını yazının en başında anlatmıştım. Biz ““gerçeklik budur ve işler böyle yürür” fikrine inanırız. Ben aksi görüşler ifade etsem de ne yazık ki herkesin uyumlandığı ve henüz “değişmeyen paradigma” bugünümüzü şekillendiriyor.
Sosyal medyada yapay zekâ ile ilgili hangi taşı kaldırsanız altından yukarıdaki üç paradigma çıkıyor. Henüz biz paradigmamızı değiştirmemiş olabiliriz ancak dünya ve işleyişi bence şimdiden değişti ve biz henüz bu yeni paradigmayı kavrayacak bir netliğe sahip değiliz. Geleceği doğru şekilde öngörememizin sebebi de bu değişimi yorumlayacak, anlamlandıracak hiç bir araca sahip olmamamız.
Neler olacağı ile ilgili görüşlerim, değişen paradigma bir sonraki yazının konusu. Kaçırmamak için abone olmayı, yalnız kalmamak için paylaşmayı unutmayın!




Harika bir yazı olmuş. Birkaç eylem önerisi eklemek isterim:
1. Anti-AI çatısı altında bu teknolojiyi geliştirenlerin olduğu bir sivil toplum örgütü yaratmak,
2. Bu sivil toplum örgütlerinde fraksiyonlara alan tanımak,
3. Karar verici ve denetleyicilere tam olarak 2. görseli zihinlere kazımak.
Biz yakın zamanda böyle bir şeyi denedik. AI mağdurları ve AI kazananları şeklinde iki kırılım yaptığımız, katılımcılara da mağdur iseniz siyah; kazanan ise beyaz giyinin diye bilgilendirme yapmıştık etkinlik öncesi...
Etkinlik alanının %80'i siyah giyinmişti. Ama kesinlikle bir eylem planı çıkaramadık. Bilmiyorum, belki de siyah giyinenlerin hedefi teknoloji sahibi olmak ya da kısaca "burjuva" olmak hedefi de diyebiliriz.