Java’yı kurarken yıllarca aynı cümleyi gördük: “Java, üç milyar cihazda çalışıyor.” Bugün bu sayı çoktan aşıldı. Banka sunucularından Android telefonlara, akıllı kartlardan endüstriyel sistemlere kadar her yerde Java var. Oysa bu dili dünyaya armağan eden şirket 2010’dan beri ortada yok. Sun Microsystems kurumsal bilişimin temellerini atan, internetin altyapısını şekillendiren ve Silikon Vadisi’nin en parlak yeteneklerini yetiştiren bir devdi. Sonra sessizce sahneden çekildi.
Başlangıç
Hikaye 1982’de Stanford’da başlar. Andy Bechtolsheim adlı bir doktora öğrencisi, üniversitenin ağ projesi için tasarladığı iş istasyonuna projenin adını verir: Stanford University Network, kısaca SUN. Xerox PARC’ta gördüğü Alto bilgisayarından ilham alan bu cihaz, dönemin pahalı ve kapalı sistemlerine karşı ucuz, açık ve en önemlisi ağa bağlı bir alternatifti. Daha sonra Bechtolsheim’a iki Stanford mezunu daha, Vinod Khosla ile Scott McNealy de katıldı. Kısa süre sonra Berkeley’den, BSD Unix’in babası sayılan Bill Joy da ekibe dahil oldu. Dört kurucu, mainframe’lerin hantal dünyasına karşı “gücü masaüstüne getirme” fikriyle yola çıktı.
Felsefelerini tek bir cümlede topladılar. Şirketin araştırmacısı John Gage’in ortaya attığı söz şuydu: “Ağ, bilgisayardır.” 1980’lerin ortasında, kişisel bilgisayarların birbirinden kopuk ada gibi durduğu bir çağda bu iddia kulağa fazla cüretkar geliyordu. Ama Sun bu inancı ürünlerinin ruhuna işledi. Ağ iletişimini işletim sistemine gömdü, makineleri birbiriyle konuşturdu ve her şeyi bu bağlantı üzerine inşa etti.
Yükseliş
Yükseliş baş döndürücüydü. Sun, 1986’da halka açıldı ve 1988’de tarihte hiçbir bilgisayar şirketinin ulaşamadığı bir hızla 1 milyar dolarlık gelire ulaştı. Dotcom balonu ise Sun için altın çağ oldu. Yükselen her internet şirketinin veri merkezinde Sun sunucuları çalışıyordu. Şirket bunu bir reklam cümlesine çevirdi: “Nokta com’daki noktayı biz koyduk.” Borsadaki sembolünü bile gururla JAVA yaptı. Sun aynı zamanda bir yetenek fabrikasıydı. Sonradan Google’ın başına geçecek Eric Schmidt, şirketin teknoloji direktörüydü. Silikon Vadisi’nin geleceğini şekillendirecek pek çok isim Sun’da çalıştı.
Sonra balon patladı. 2000’lerin başında internet şirketleri arka arkaya çökünce, Sun’ın en büyük müşteri kitlesi bir anda buharlaştı. Sunucu gelirleri eridi. Ama asıl darbe başka yerden geldi. Linux ile ucuzlayan sunucular, Sun’ın pahalı işlemcisi SPARC ve Solaris işletim sistemi kombinasyonunu alttan oymaya başladı. Kurumlar artık binlerce dolarlık özel iş istasyonları yerine, sıradan donanım üzerinde çalışan açık kaynak yazılımları tercih ediyordu. McNealy bu rüzgarı yıllarca ciddiye almadı. Linux’u ve Intel işlemcilerini kurumsal müşterilerin er geç reddedeceği kalitesiz alternatifler olarak gördü. Bu yanlış teşhis, Sun’ın uygun fiyatlı donanıma geçişini yıllarca geciktirdi.
İşin en acı tarafı şuydu: Sun dünyanın en değerli yazılımlarından birini yaratmıştı ama ondan para kazanmayı hiç beceremedi. Java her yere yayıldı, neredeyse bedavaya dağıtıldı ve şirketin kasasına doğru dürüst gelir girmedi. Rakipleri donanım kar marjları düşerken hizmet ve danışmanlık gelirlerine yaslandı. Sun ise en değerli varlıklarını ücretsiz dağıtıyordu. StorageTek (2005, yaklaşık 4 milyar dolar) ve MySQL (2008, 1 milyar dolar) gibi satın almalar da yarayı kapatmaya yetmedi.
Son Perde
Son perde 2009 baharında açıldı. Önce IBM ile satış görüşmeleri yürütüldü ama taraflar fiyatta anlaşamadı. Ardından Oracle devreye girdi. Larry Ellison, hisse başına 9,50 dolardan, toplam 7,4 milyar dolara Sun’ı satın almayı kabul etti. Avrupa Komisyonu’nun MySQL endişeleri yüzünden aylarca süren incelemenin ardından, anlaşma 27 Ocak 2010’da tamamlandı. Bir zamanlar interneti ayakta tutan şirket, bağımsız bir varlık olarak tarihe karıştı. Java ve Solaris, veritabanı devi Oracle’ın eline geçti.
Peki geriye ne kaldı? Bıraktıkları miras uzun bir liste. Kendi işlemci mimarileri SPARC’ı geliştirdiler. SunOS ardından Solaris işletim sistemi, akademiden finansa kadar ciddi iş yüklerinin omurgası oldu. NFS yani ağ dosya sistemi, farklı bilgisayarların dosyaları ortak kullanmasını standart hale getirdi. ZFS ise modern depolama sistemlerinin atası sayılır. Ve 1995’te dünyayı değiştiren dil geldi: “Bir kez yaz, her yerde çalıştır” vaadiyle Java, internet çağının ortak dili oldu.
Bunların bir kısmı şirketle birlikte söndü, bir kısmı ise hala aramızda. Java hala milyarlarca cihazda çalışıyor, NFS ile ZFS bugünün altyapısının sessiz kahramanları. Sun’ın savunduğu açık standart ve açık kaynak kültürü, modern yazılım dünyasının doğal hali oldu. Ama en kalıcı mirası bir ürün değil, bir öngörüydü: “ağ bilgisayardır.” Bulut çağında uygulamalarımız da, verilerimiz de, hesaplama gücümüz de artık masamızdaki bilgisayarda değil, ağın öbür ucunda duruyor.
Trajedi
İşte Sun’ın trajedisi tam da burada. Şirket haklıydı, sadece fazla erken haklıydı. “Ağ bilgisayardır” dediğinde ortada ne bu vizyonu taşıyacak internet bağlantısı ne de onu ayakta tutacak bir ekonomi vardı. Bugün AWS, Azure ve Google Cloud üzerine kurulu bir dünyada her birimiz, Sun’ın 1984’te gördüğü rüyanın içinde yaşıyoruz. İşin acı ironisi şu: bu rüyayı gerçeğe çeviren bulut, tam da bir zamanlar McNealy’nin kalitesiz bulup küçümsediği Linux ve ucuz sunucular üzerinde yükseldi. Yani Sun’ı öldüren güçler, aynı zamanda onun kehanetini doğrulayan güçler oldu. Şirket öldü ama fikri kazandı. Java hala her yerde çalışıyor, ağ gerçekten bilgisayarın kendisi haline geldi ve Sun’da yetişen bir kuşak Silikon Vadisi’nin sonraki devlerini kurdu.
Ve belki de aynı hikaye şu an yeniden yazılıyor. Yapay zekâ çağını başlatan şirketler, tıpkı Sun gibi, geleceği herkesten önce görüyor ve onu inşa etmek için milyarlarca dolar yakıyor. Ama tarihin ısrarla hatırlattığı bir şey var, bir teknolojiyi ilk hayal eden ile ondan asıl kazançlı çıkan çoğu zaman aynı isim olmuyor. Şu an çok parlak görünen şirketlerin bir kısmı da sessizce sahneden çekilebilir. Belki de bir teknoloji şirketi için en buruk kader budur: geleceği herkesten önce doğru tahmin etmek ama onu görecek kadar yaşayamamak.


