Geçen hafta Palantir Technologies, X hesabından 22 maddelik bir metin yayınladı. Şirketin CEO’su Alex Karp ile Nicholas W. Zamiska’nın kaleme aldığı Teknoloji Cumhuriyeti adlı kitaptan derlenen bu pasajlar, sosyal medyada karanlık manifesto olarak yankı buldu. Palantir’in yayınladığı malumun ilamı halbuki, dünyayı ele geçirme planlarına ait taslaklar değil ki. Palantir’i çocuk oyuncak üreticisi sanmadığımız, savunma sanayinde kullanılacak yapay zekalarını açık kod halinde tüm ülkelere yayacak hümanistlikte olmadıklarını bildiğimize göre bana “çizgi film kötüsünün sözleri” “kötücül planlar” ifadeleri biraz komik geliyor. Gazze’de, İran’da çift kale maç mı yapıyor bu insanlar?
Peki neden manifestoyu yazıyorum? Çünkü dördüncü maddede şunu okuyoruz: “Yumuşak gücün sınırları ortaya çıkmıştır. Özgür ve demokratik toplumların galip gelebilmesi için ahlaki çağrılardan daha fazlası gereklidir. Sert güç gereklidir ve bu yüzyılda sert güç yazılım üzerine inşa edilecektir.“
Burada iki şey yapıyorlar, özgür ve demokratik toplumlar diye bir şey tanımlıyorlar, belli ki bu özgür ve demokratik topluluklar pek de ehemiyetli ve ahlaklı zira bunların galip gelmesi şart. Bu üstün özgür ve demokratik toplumlar her kimse onların koruyucusu olarak da bir grup insandan bahsediyorlar. O insanlar, bu demokratik ve özgür toplulukları (herhalde barbarlara karşı) koruyacak. Kim onlar? Teknoloji şirketleri. (3. yy’da Gotlara karşı Roma kapılarını tutan onurlu lejyonlar sanki bana)
Gelelim 12. maddeye. Burada da diyorlar ki “atom çağı sona erdi ve yapay zeka üzerine kurulu yeni bir caydırıcılık döneminin başladı”. Neye karşı? Demokrasi ve özgürlükleri yıkmaya karşı. Bu iki cümleyi bir arada okuduğunuzda karşınızdaki şirketin kendisini ne olarak konumlandırdığını bir çırpıda anlıyorsunuz. Tıpkı Roma gibi tarihinin kırılgan bir noktasında olan Batı medeniyetini koruyacak ve yüceltecek olan onlar!
Fakat bu, öyle basit bir Amerika, Batı medeniyeti okumasıyla çıkarılabilecek bir metin değil bence. Felsefi ve kavramsal olarak rastgele oluşmamış bir dünya algısının ürünü. Mesela diyor ki metinde:
Bazı kültürler hayati ilerlemeler üretmiştir; diğerleri işlevsiz ve gerici kalmıştır. Tüm kültürler şimdi eşittir. Eleştiri ve değer yargıları yasaktır. Yine de bu yeni dogma, belirli kültürlerin ve hatta alt kültürlerin... harikalar ürettiği gerçeğini göz ardı eder. Diğerleri orta halli kanıtlanmış, ve daha kötüsü, gerici ve zararlı.
Boş ve içi boş çoğulculuğun sığ cazibesine direnmeliyiz. Biz, Amerika’da ve daha geniş anlamda Batı’da, son yarım yüzyıldır kapsayıcılık adına ulusal kültürleri tanımlamaktan kaçındık. Ama neye dahil olmak?
Çoğulcuğun sığ cazibesi benim zihnimde hemen Peter Thiel ile örtüşüyor. O nedenle bu yazı Karp üzerine değil aslında Thiel üzerine. Çünkü bu “politik doğruculuğun kültürü öldürdüğü” iddiasına uzanan kapsayıcılık meselesine teknoloji üretimi ve toplum mühendisliği açısından bakmak istiyorum.
Bildiğiniz gibi Peter abimiz şirketin kurucu ortağı ve yönetim kurulu başkanı. Günlük operasyonları CEO Karp yürütüyor ama Thiel, Founders Fund aracılığıyla ilk 30 milyon doları bizzat koydu ve o günden bu yana kurucuların elinde tutulan özel oy yapısıyla şirket üzerindeki belirleyici etkisini sürdürüyor. Kendisi PayPal’ın da kurucu ortağı ve MAGA bağışçısı. (Üstelik kendisinin bu yılın başlarında Roma’da düzenlediği “Deccal” (Antichrist) temalı gizli konferans verdiği de iddia ediliyor.) Yani dünyanın durduğu yer, başı, sonu, gidişatı gibi konularda güçlü fikirleri ve fikirlerini hayata geçirecek parası var.
Peki bu fikirler nereden geliyor?
Thiel, Girard ve Mimesis’in Silahlanması
Peter Thiel 1967’de Frankfurt’ta doğdu, bir yaşındayken ailesiyle Amerika’ya taşındı. Ama asıl çocukluk yılları Güney Afrika’da ve apartheid döneminin Güney Batı Afrika’sında, bugünkü Namibya’da geçti. Babası Klaus Thiel, orada bir uranyum madeninde yönetici mühendis olarak çalışıyordu. Sonradan ortaya çıktı ki işçiler, ellerinin altında ne çıkardıklarını bilmiyorlardı: onlara maden uranyum madeni olarak tanıtılmamıştı ve radyasyondan “sinek gibi” öldükleri aktarılıyordu. Thiel bu yılları hakkında çok az konuşur. Ama bilinen şu: sık sık okul değiştiren, yalnız ve içine kapanık, kimsenin yaklaşmadığı bir çocuktu, çünkü herkes onun kısa süre sonra gideceğini biliyordu. Güney Batı Afrika’daki Alman okulu üniforma ve cetvelle el vurmak gibi disiplin pratikleriyle tanınıyordu. Thiel bu deneyimin kendisinde tekdüzeliğe ve kurallara derin bir nefret bıraktığını söylüyor. Ailesi sonunda San Francisco’nun hemen güneyindeki Foster City’ye yerleşti. Yeni okulda, zayıf, kibirli ve biraz “feminen” bulunan genç Thiel zorbalığa uğradı.
Stanford’da felsefe lisansı yaptı ve hemen ardından aynı üniversitede hukuk okudu. Kıta Avrupası düşünce geleneğini siyaset felsefesiyle harmanlayan bir entelektüel iklimde yetişti: Girard’ın yanı sıra Leo Strauss’un metinleri de onun üzerinde derin iz bıraktı. Strauss’un Heidegger ve Husserl’den miras aldığı neo-Kantçı hat, yani siyasetin doğru eylemin bilimi olduğu fikri, Thiel’in demokrasiye duyduğu derin şüphecilikle örtüşüyordu. 2009’da Cato Enstitüsü için kaleme aldığı meşhur denemede özgürlük ile demokrasinin artık uyumlu olmadığını açıkça yazdı. Bu cümle çok tartışıldı ama şaşılacak bir şey de yoktu, Stanford koridorlarında içselleştirdiği felsefi mirasın kaçınılmaz varış noktasıydı. Kıta felsefesinin sağlıklı evladı.
Peter Thiel’in Stanford Üniversitesi’nde lisans öğrencisiyken René Girard’ın derslerini takip ettiğini biliyoruz. Girard, Fransız asıllı bir düşünür ve kariyerinin büyük bölümünü Amerikan üniversitelerinde sürdürdü. En temel teorisi mimetik arzu üzerine. Özetle diyor ki Girard, insanlar neyi istediklerini kendileri belirlemez, başkasının ne istediğini taklit ederek arzularını şekillendirir. Bu mekanizma kaçınılmaz olarak rekabete, rekabet kıskançlığa, kıskançlık şiddete evrilir. Girard’a göre toplumlar bu şiddeti kontrol altına almak için kurban ritüelleri geliştirir, günah keçisi üretir ve bu keçiyi dışlayarak kendi iç gerilimini boşaltır.
Thiel’in Girard’ı ciddiye aldığını söyleyebiliriz bence. Bunu kendisi de söylüyor: “Girard bana rakipler üzerine değil, kendim üzerine düşünmemi öğretti.” Bunu metafor olarak okumayalım lütfen. Thiel, PayPal’dan başlayarak kurduğu tüm yatırım felsefesini bu okumanın üzerine inşa etti. Mimetik rekabetten kaçın, rakipsiz alanda yarat, monopol kur, şiddet alanlarını besle ki kontrol altındaki gruplara daha kolay satabilesin. Sıfırdan Bir kitabının özeti aslında Girard’ın ekonomiye uygulanması.
Ama Girard’ın teorisi burada durmuyor. Ona göre modern dünya günah keçisi mekanizmasını yitirdi. Kurban ritüelleri işlevsizleşince şiddet artık belirli bir hedefe yönlenemiyor, toplumun içine yayılıyor. Girard bu durumu “mimetik kriz” olarak tanımlıyor. Herkes herkesle rakip, şiddet yaygın ve yönünü yitirmiş. Thiel bu tespiti harfi harfine okumuş gibi görünüyor, ama ondan farklı bir sonuç çıkarıyor. Girard krizi bir uyarı olarak sunarken Thiel onu bir fırsat olarak görüyor. Kriz varsa krizi ilk gören kazanır. Kontrol edilemeyen mimetik şiddet ortamında rakipsiz alanda konumlananın, yani monopolün değeri katlanır. Palantir’in kuruluş fikri tam bu noktada doğuyor: 11 Eylül sonrasında dağınık, birbirine bağlanamayan istihbarat verilerinin yarattığı kaosun ortasında, kaosu sisteme dönüştürebilecek tek aktör olarak konumlanmak.
Karp da bu hat üzerinde duruyor, ama farklı bir uçta. Almanya’da Jürgen Habermas geleneğinde felsefe doktorası yapmış, Nietzsche’yi ve Wittgenstein’ı olduğu kadar Leo Strauss’u da sindirmiş biri. Karp’ın röportajları incelendiğinde Kıta Avrupası felsefesini vitrin süsü olarak kullanmadığı görülüyor; aksine bu dil Palantir’in meşruiyet gerekçesini oluşturuyor. Teknoloji Cumhuriyeti bu anlamda yalnızca bir iş manifestosu değil, aynı zamanda bir siyasi felsefe denemesi.
Böyle söyleyince çok soyut görünüyor gibi değil mi? Palantir bağlamında ise son derece somut bir anlam kazanıyor. Şirketin varlık gerekçesi, verileri analiz etmek, kriz henüz kriz haline gelmeden önce görmek. ABD Ordusu’nda, CIA’de, NHS’de, polis teşkilatlarında kullandıkları yazılım bu iddia üzerine kurulu. Başka bir deyişle Palantir, istisna durumunu tanımlama tekeline talip oluyor. Kimin şüpheli olduğuna, hangi bölgenin riskli olduğuna, hangi hareketin tehdit oluşturduğuna dair kararların öncesini veri analitiğiyle biçimlendiriyor. Schmitt’çi dille söylersek egemenlik üretim sürecini yazılıma devrediyor.
Manifestonun beşinci maddesi bunu örtülü biçimde kabul ediyor: “Soru, yapay zeka silahlarının üretilip üretilmeyeceği değil; bunları kimin ve ne amaçla üreteceğidir.” Bu cümlenin masumane bir gözlem olmadığını bilecek kadar Amerikan filmi izledik sanırım. Biz üretelim, başkaları üretirse kötü olur. Cümlenin mantığı kapalı bir döngü oluşturuyor ve Palantir’i bu döngünün zorunlu aktörü olarak konumlandırıyor.
Palantir, en başta kendi yarattığı sorunun (demokratik toplumların tehlikede olması, Almanya’nı ve Japonya’nın dişsiz bırakılması) çözümüne talip olduğu için de ayrıca takdire şayan bence.
Sosyal medya veri ekosistemi, gözetleme altyapısı, rekabet ve korku ekonomisi üzerine inşa edilmiş dikkat endüstrisi zaten bir güvensizlik ortamı üretiyor. Bu ortamda bir şirketin biz istisnai durumlara özel erişim hakkına sahibiz demesi rastlantı değil. Manifestonun kendi iç çelişkisi tam da burada: “aplikasyonların zorbalığından” şikayet eden aynı metin, iki madde sonra yazılımın sert gücün temel taşı olduğunu ilan ediyor. Yine, iyinin zorbalığı kötülük olmuyor. Ama çoğunluğun iktidarı bir tür otokrasi oluyor.
Fark Etmek Yeterli mi?
The Executives okuyucusu bu yapının içinde, çoğunlukla bu yapının yöneticisi konumunda. Savunma ihalelerinde, kamu verisi sözleşmelerinde, siber güvenlik tedarik zincirinde Palantir ya doğrudan ya da bir katman aşağıda var. O katmanda yaptığımız ödemeler bugün yapmadığımız yatırımlarla bu palantirgillerin hard power’ına katkıda bulunuyoruz. Zira Karp ve Thiel’in felsefesi soyut bir entelektüel meraktan doğmuyor, dünyayı dizayn etme işlevini yerine getiren, kurumsal kararları şekillendiren canlı bir ideoloji.
Manifestoyu okurken şunu bilmek lazım bence: Bu metin bize gelecekte ne olacağını söylemiyor. Halihazırda neyin inşa edildiğini söylüyor. Ve bunu bin yıllardır olduğu gibi haklı ve özgür dünyanın karşısına ötekileri koyarak yapıyor. Bu ötekilerin yaklaşık bir 700 yıllık başat aktörlerinden olduğumuzu söylememe bilmem gerek var mı?






