Kontrol Toplumunun Son Yangını: Crans-Montana Dosyası
*"Artık disiplin kuruluşları içinde değiliz, ama disiplinden tam anlamıyla çıkmış da değiliz. Kontrol toplumunun oluşum sürecindeyiz." Gilles Deleuze, Postscript on the Societies of Control (1990)
Bir Yangının İçinde Donan Zaman
Ocak 2026. İsviçre’nin karlı zirvelerinde, Crans-Montana’daki bir barda alevler tavana tırmanırken, güvenlik kameraları insanlık tarihinin belki de en rahatsız edici görüntüsünü kaydetti. Kalabalık kapıya koşmadı. Onun yerine, düzinelerce insan telefonlarını kaldırdı ve kayda bastı.
Garip bir davranış anomalisi mi yoksa yıllar süren bir sosyal medya alışkanlığının doruk noktası mı? Belki de bir devrimin son safhasıydı. Ve kimse fark etmemişti.
Nöropazarlama Laboratuvarı Olarak Dünya
2010’ların ortasında, Silicon Valley’deki kapalı toplantı odalarında bir şey değişti. Nörogörüntüleme teknolojileri yeterince ucuzladı. fMRI verileri yeterince hızlı işlenmeye başladı. Ve platformlar, beyin kimyasını hack’lemenin yolunu buldu.
Nöropazarlama ürün satmakla ilgili değildi. Hiçbir zaman öyle olmamıştı. Gerçek hedef daha derinlerdeydi: insanın karar verme mekanizmasını, onun farkına bile varmadan yeniden programlamak. Dopamin döngülerini manipüle etmek. Ödül yollarını yeniden yönlendirmek. Ve en önemlisi, tehlike algısını bile bir içerik üretim fırsatına dönüştürmek.
Crans-Montana’da gördüğümüz davranış, laboratuvar koşullarında on yıl boyunca mükemmelleştirilen bir formülün doğal sonucuydu. Amigdala’nın “kaç!” refleksini tetiklemesi gerektiği anda, prefrontal korteks devreye girip şunu fısıldadı: “Bekle. Bu görüntü viral olabilir.”
Deleuze’ün Kabusu
Gilles Deleuze, 1990’da yazdığı “Postscript on the Societies of Control” makalesinde bir kehanette bulunmuştu. Disiplin toplumunun sona erdiğini, yerine kontrol toplumunun geldiğini söylemişti. Artık mahpus değildik ama özgür de değildik. Sürekli modülasyon içindeydik. Algoritmalar tarafından şekillendirilen, an be an ayarlanan, hiç bitmeyen bir kontrol döngüsünün içinde.
Crans-Montana yangını, Deleuze’ün teorisinin en karanlık versiyonuydu. Çünkü kontrol artık dışarıdan gelmiyordu. İçselleşmişti. İnsanlar kendi hapishane gardiyanları olmuştu. Kendi yaşamlarını veri akışına dönüştüren, kendi ölümlerini bile optimize edilmiş içeriğe çeviren makinelere.
Deleuze’ün “dividual” kavramı burada korkunç bir anlam kazanıyor. Birey artık bölünmüş: bir parçası orada, alevlerin ortasında, hayatta kalma mücadelesi veriyor. Diğer parçası ise bulutta, algoritmanın değerlendirmesini bekleyen bir veri seti olarak asılı duruyor.
Görünmezlik, Yeni Ölüm
Nöropazarlama uzmanları yıllardır biliyordu: Modern insan ölümden daha çok görünmezlikten korkuyor.
Bu, kaza değil. Yüzlerce A/B testi, binlerce kullanıcı anketi, milyonlarca nöral tarama sonucunda keşfedilmiş bir gerçekti. Sosyal medya platformları, bu korkuyu sistematik olarak kullandı. Her “beğeni”, her “paylaşım”, beyinde dopamin patlaması yaratıyor. Her “görmezden gelinme” ise mini bir ölüm anı, küçük bir yok oluş deneyimi gibi hissettiriyor. Kabilenin en sevilmeyeni, kenarda kalmış üyesi, ölüme en açık olan, kabilesi tarafından korunmayacak olan o kişi.
Crans-Montana’daki o insanların sadece alkolün etkisinde olduğunu ve saçmaladığını, tamamen irrasyonel oluğunu düşünmek Silikon Vadisi’nin veri mühendislerine haksızlık olur. Aslında onlar da hesap yapıyordu. Bilinçaltında, milisaniyeler içinde: Burada yanarak ölme olasılığı %5. Ama bu görüntüyü paylaşmazsam, algoritmada görünmez olma olasılığı %100.
Ve beyin, ikinci seçeneği daha tehlikeli buluyordu.
Simülasyonun Zaferi Değil, Kontrolün Zaferi
Cesur bir cümle kuracağım. Baudrillard yanlış anlamıştı. Mesele simülasyon değil, modülasyon. Gerçeklik ortadan kalkmadı. Sadece, gerçekliğin kendisi bir veri akışına dönüştü. Ve çoğaldı. Gerçekliklerin hepsi gerçek. Ve bu akışın ritmi, algoritma tarafından kontrol edilebilen yeni bir dünya yarattı.
Deleuze’ün gördüğü şuydu; kontrol toplumunda sınırlar yoktur. Hapishane duvarları yoktur. Çünkü hapishane her yerdedir. Telefon ekranınız, siz bakmadığınız anlarda bile sizinle konuşuyor. Dopamin reseptörlerinizi eğitiyor. Tehlike algınızı yeniden kalibre ediyor.
O otel barında yanmak üzere olan insanlar, aslında algoritmanın son seviye kullanıcılarıydı. Kontrol döngüsünün mükemmel özneleri. Kendi ölümlerini bile platformun büyümesi için metalaştırabilen, nihai tüketiciler.
Kaçış Var mı Yoksa Yok mu?
Bu yazıyı ‘var mı yaşamaya hevesiniz? telefonlarınızı kapatın, ekran sürenizi kısıtlayın, sosyal medayı silin’ diyerek ilerletebiliriz. Ama bu kolay yol olur. Bir bakıma da korku pompalamaktır bu. Ama yine de karanlık gerçeğe gözlerimizi dikmekten bizi ne alıkoyabilir ki?
Çünkü bu davranış patoloji değil, yeni normalimiz. Nöropazarlama araştırmaları gösteriyor ki, bu tepki geri döndürülemez hale gelmiş olabilir. Özellikle ergenlik döneminde oluşan dopamin döngüleri özellikle derin ve kalıcı. Çocuklar doğduğu andan itibaren bu döngüye maruz kalıyor. Beyinleri, gerçekliği ekran aracılığıyla deneyimlemek üzere şekilleniyor. Alfa nesli büyüyüp aramıza karıştığına sonuçları daha iyi göreceğiz.
Deleuze’ün sürekli eğitim dediği şey buydu. Hiçbir zaman bitmeyen, hiçbir zaman kapanmayan bir modülasyon. Crans-Montana bir yangındı. Ama her gün, her saat, milyonlarca küçük Crans-Montana yaşanıyor. Her acil durum çağrısı, her trafik kazası, her doğal afet, bir içerik üretim anına dönüşüyor.
Ve bundan kaçışımız yok. Belki, insan yönümüzü yeniden inşa etme şansımıza dair çabalama ihtimalimiz var. Eğer, yaşamaya hevesimiz varsa.
Kontrol Toplumunun Manifestosu
Crans-Montana yangını bence bir manifesto gibi okunmalı. Kontrol toplumunun nihai zaferinin ilanı gibi. Çünkü artık kurtulacak hiçbir yer yok. Hapishane görünmez, duvarlar akışkan, gardiyanlar algoritmik. Selamlar Foucault.
Ve en korkutucu kısmı da bu. Biz bunu seçtik. Her beğeniyle, her paylaşımla, her videoda kaldığımız ekstra saniyeyle, bu sistemi güçlendirdik. Kendi beynimizin yeniden programlanmasına onay verdik.
Deleuze’ün 1990’da gördüğü gelecek, şimdi burada. Ve o geleceğin içinde yanıyoruz.
Ama endişelenmeyin.
Biri kesin kaydediyordur.








Çocuklarımıza analog insan olmayı en baştan öğretmemiz gerekecek sanırım.
Şey, kaçmak mümkün mü?