Bazen bir hikayenin tamamını bize anlatan şey, olayların kendisi değil, sıralamasıdır. Mayıs 2026’nın ikinci yarısında üç olay arka arkaya gerçekleşti ve aralarındaki süre öyle kısaydı ki, ardındaki hikayeyi düşünmemek imkansızdı.
13-15 Mayıs’ta Donald Trump, yanına Nvidia’dan Jensen Huang, Apple’dan Tim Cook ve Elon Musk’ı da alarak Pekin’e gitti. 21 Mayıs’ta, yani dönüşünden yalnızca altı gün sonra, ABD hükümeti beklenmedik bir şey yaptı: dokuz kuantum bilişim şirketine doğrudan ortak oldu. 22 Mayıs’ta ise Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, bu gelişmelere karşı Fransa’nın da boş durmayacağını ilan etti.
Bu yazıda, o altı günün ne anlama geldiğini ve bizi nereye götürdüğünü anlatmaya çalışacağım.
Pekin’de gerçekten ne görüldü?
Resmi gündem ticaret, tarifeler, nadir toprak elementleri ve elbette Tayvan ile İran’dı. Ama görüşmelerin asıl meselesi, masada hiç adı geçmeyen ama herkesin farkında olduğu “odadaki fil”, yani yapay zekâydı. Liderler yapay zekânın geleceği konusunda somut bir anlaşmaya varmadan dağıldılar. Sanırım bu bilinçli bir kaçınmaydı, çünkü iki tarafın da bildiği bir gerçek vardı.
O gerçek şuydu: Çin, yapay zekâ yarışındaki açığı büyük ölçüde kapatmak üzereydi. Yıllardır ABD’nin elindeki en güçlü kozlardan biri, Çinli şirketlerin Nvidia’nın gelişmiş çiplerine erişememesiydi. Pekin zirvesinin hemen ardından Washington, Nvidia’nın H200 çiplerini Alibaba, Tencent, ByteDance ve JD.com dahil yaklaşık on Çinli şirkete satmasına yeşil ışık yaktı. Yani ABD, en kritik teknolojik kozlarından birini gevşetir gibi yaptı.
Bunu salt Trump’ın korkarak geri adım atması gibi okumak hatalı olur. Doğrusu şu olmalı: Pekin gezisi yeni bir endişe yaratmadı; var olan, derin ve yapısal bir endişeyi bir anda görünür hale getirdi. Heyet, Çin’in artık bir takipçi değil, eş seviyede bir rakip olduğunu yakından gördü. Ve dönüşte verilen cevabın sertliği, bu farkındalığın boyutunu ele veriyordu.
Devlet müşteri değil, ortak
ABD ekonomi tarihinin büyük bölümünde federal hükümet, inovasyonun sahibi değil müşterisi olmuştur. Özellikle ordu, kimsenin finanse etmeyeceği araştırmaları fonlar, ama kazançtan pay almaz.
21 Mayıs’ta bu mantık kırıldı. ABD Ticaret Bakanlığı, dokuz kuantum bilişim şirketine toplam 2 milyar doların üzerinde teşvik dağıtacağını, ama fonun şartı olarak her birinde azınlık hissesi alacağını duyurdu. Bu, kuantum sektörüne bugüne dek yapılmış en büyük federal müdahaleydi.
Paranın dağılımı da dikkat çekiciydi. Teşvikin büyük dilimi IBM’in oldu: şirket 1 milyar dolarlık pay aldı. GlobalFoundries’e 375 milyon dolar ayrıldı. D-Wave, Rigetti, Infleqtion, Atom Computing, PsiQuantum ve Quantinuum’un her birine 100 milyon dolara kadar pay düştü; bir diğer şirket olan Diraq ise 38 milyon dolara kadar destek aldı.
Bu konuda eleştiriler de var. Temel sav şu: devletin hisse alması rekabeti bozuyor, yatırım kararlarını siyasileştiriyor ve gözde firmalar zora düştüğünde onları koruma dürtüsü yaratıyor.
Neden kuantum, neden tam da şimdi?
Asıl can alıcı soru bu. Cevap, hamlenin “ulusal güvenlik” gerekçesinde gizli; o gerekçenin merkezinde de şifreler var.
Yeterince büyük ve hata-düzeltmeli bir kuantum bilgisayar, Shor algoritması sayesinde bugün interneti, bankacılığı ve devlet iletişimini ayakta tutan açık anahtarlı şifrelemeyi (RSA) kırabilir. Klasik bilgisayarların milyonlarca yılda çözeceği problemleri, böyle bir makine kısa bir sürede çözebilir.
Devletler “şimdi topla, sonra çöz” (harvest now, decrypt later) stratejisiyle hareket ediyor: ele geçirdikleri şifreli verileri, yıllar sonra kuantumla açmak üzere arşivliyorlar. Bugün gönderdiğiniz şifreli bir mesaj, gelecekte okunmak üzere bir depoya kaldırılmış olabilir. Aslında kripto tarafı da buna hazırlanıyor ve yeni algoritmalar geliştiriyor. İyi haber şu ki AES gibi simetrik şifrelemeler çok daha dayanıklı.
Buradan yazının çekirdek tezine varıyoruz: yetkililer kuantumu, sonuçları doğrudan kriptografi ve savunmaya uzanan “çift kullanımlı” bir teknoloji olarak görüyor. Devletin bu şirketlere ortak olması bir tesadüf değil. Kuantum aynı anda hem bir hesaplama aracı hem de potansiyel bir istihbarat silahı. Bir ülke, rakibinin tüm şifreli iletişimini okuyabilecek ilk taraf olmak istiyorsa, o teknolojinin kime ait olduğunu boş veremez.
Avrupa’nın cevabı
ABD’nin hamlesinden bir gün sonra, 22 Mayıs’ta Macron sahneye çıktı. Fransa’nın açıkladığı paket, kuantuma 1 milyar avro, yarı iletkenlere 550 milyon avro ayırıyordu. Ama bu açıklamada asıl kritik olan, Macron’un diliydi; çok net biçimde egemenlik üstüne kurulu bir açıklamaydı. ABD ve Çin’deki “hızlanmaya” işaret etti ve “sınır ötesi etkisi olan herhangi bir yasadan bağımsız”, Avrupalı şirketlerce tasarlanıp işletilen bir kuantum ekosistemi çağrısı yaptı. Burada kastedilen, Avrupa verisinin Amerikan yargısına maruz kalmasından duyulan kaygıydı. Size ilginç bir ayrıntı daha vereyim. Aynı gün, Amerikan devi Nvidia, Fransız girişimi Alice & Bob’a yatırım yaptığını duyurdu. Yani “egemenlik” söylemiyle “sermayenin sınır tanımazlığı” aynı anda yaşandı.
Peki bu bize ne anlatıyor?
Altı günlük zaman çizelgesi, aslında çok daha büyük bir yapısal hareketin konsantre bir özeti. Kuantum, deneysel bilimden ulusal sanayi politikasının önceliğine terfi etti. Devletler artık sadece fonlamıyor, masaya ortak olarak da oturuyor. Çünkü mesele yalnızca daha hızlı bilgisayarlar değil; geleceğin şifrelerini kimin kıracağı, kimin koruyacağı meselesi.
Bunun teknoloji ekosistemindeki herkes için somut bir sonucu var. Post-kuantum kriptografiye geçiş artık “acaba gerekli mi” sorusu değil, “ne kadar geç kalırsam o kadar riskli” denklemidir. Bugün arşivlenen şifreli verinin gelecekte okunabileceğini bilmek, iyi bir başlangıç noktasıdır. Devletler kuantuma milyarlarla ortak olurken, bizim yapabileceğimiz şey post-kuantum dünyaya bugünden hazırlanmaktır.
Peki biz ne yapabiliriz derseniz: şifreleme algoritmalarını kendimiz yazmadığımız için en etkili adım, kullandığımız uygulamaları ve cihazları güncel tutmak ve post-kuantum kriptografiye (NIST’in ML-KEM, ML-DSA standartlarına) geçişi başlatan uygulamaları tercih etmektir. Modern tarayıcılar, Signal ve Apple iMessage gibi araçlar bu geçişi çoktan yapmaya başladı. İkinci olarak, “şimdi topla, sonra çöz” riskine karşı uzun süre gizli kalması gereken hassas verileri eski şifrelemeyle saklamaktan kaçınmaktır. Özetle iş, yeni bir teknoloji satın almak değil; doğru güncellemeyi yapmak, doğru tedarikçiyi seçmek. Sıkıcı ama kritik bir hijyen meselesi.
Trump Pekin’de tam olarak ne gördü, bilemeyiz. Ama dönüşte ne yaptığını biliyoruz. Ve bazen bir hamlenin zamanlaması, niyetin kendisinden daha çok şey anlatır.


