8 Ekim sabahı alışkın olduğumuz başlığı bir kere daha gördük. “Yerli ve milli çip üretimi için düğmeye basıldı.” Aynı başlığı, neredeyse kelimesi kelimesine, son 10 yılda en az 5 kere görmüştüm.
Zaten neredeyse elli yıldır düğmeye basıyoruz ama ışık bir türlü yanmıyor. Şu ayrıntıya da dikkat çekmek istiyorum. Eylül 2026’da OVP kapsamında “yeni” olarak haberleştirilen 5 milyar dolarlık “HIT-Çip” desteği, 2024’te HIT-30 lansmanında açıklanan rakamın aynısı. Kısaca aynı rakam, iki yıl arayla iki ayrı müjde oldu.
Bu yazıda bunları bir kenara bırakıp belki daha sıkıcı ama daha önemli soruya bakmak istiyorum. Türkiye çip konusunda gerçekte nerede?
Tasarım başka, üretim başka
Başlarken şunu netleştirelim. Çip sektörü otuz yıldır tasarım ve üretimi ayrıştırmış durumda. Bir tarafta çipleri tasarlayanlar var: Apple, Nvidia, AMD, Qualcomm vs. Bu firmaların kendi fabrikaları yok. Diğer tarafta ise “foundry”ler var. Bunlara dökümhane de deniyor. Kısa başkasının tasarımını üretenler. Mesela TSMC.
Bir de bu tasarım ve üretimin teknolojik gelişimi gösteren rakamlar var. “5 nanometre”, “65 nanometre” gibi rakamlar bize üretim teknolojisinin seviyesini anlatır. Rakamlar küçüldükçe çip daha hızlı ve daha verimli olur, ama onu üretecek fabrikanın ilk kuruluş maliyeti katlanarak artar. Dünyadaki çiplerin büyük çoğunluğu bu ileri teknoloji ile üretilmiyor. Bir çamaşır makinesinin, bir kimlik kartının ya da bir otomobil sensörünün içindeki çip 28, 40, hatta 90 nanometre teknoloji ile gayet verimli şekilde üretilebilir. Bu detay önemli çünkü Türkiye’deki çip tartışmasında üç farklı şey sürekli birbirine karışıyor. Çipi Türkiye’de tasarlamak, Türkiye’de üretmek ve en ileri teknolojiyle üretmek. Bunların her biri ayrı bir yetenek ve ayrı bir maliyet demek.
Tasarımda elimizde ne var?
Tasarım tarafındaki hikayemiz çok da kötü değil. Son haftalarda sosyal medyada gördüğümüz “Türk tasarımı çip” Yongatek firmasının “Çelik”i. Bu çipin ilk test örnekleri TSMC’den teslim alındı bile.
Aslına bakarsanız “Çelik” gösterişli bir çip değil. Çamaşır makinesinde motorun kontrolü, sensörlerin okunması, ekran yönetimi gibi işleri yapacak. Ama planlanan üretim hacmi çok ciddi. Sadece Beko’nun yıllık ihtiyacı 30 milyon civarında. Üretim savunma sanayii, robotik ve IoT de eklenirse 50 milyona çıkabilir. Bu prototip değil, gerçekten pazara çıkmaya hazır bir ürün demek.
“Çelik” yalnız da değil. Yongatek’in diğer çipi “Kırmık” ve mikrodenetleyici ürünü olan “Çentik” de var. Savunma sanayii tarafında TÜBİTAK BİLGEM ile ASELSAN’ın geliştirdiği “Çakıl” ve BİLGEM’in projesi “Yonca”yı da atlamamak lazım.
Bu tablonun ortak paydası RISC-V mimarisi. Bu seçim tesadüf değil. ARM mimari lisansları hem pahalı hem de savunma sanayii projelerinde jeopolitik olarak kırılgan olabilir. RISC-V ise açık bir mimari ve kimsenin izni gerekmiyor. Türkiye tasarım tarafında küçük ama gerçekten yaşayan bir ekosistem kurabilirse bu açık mimari sayesinde olacak. “Yazılımda Linux neyse, çipte de RISC-V o demek” çok da yanlış olmaz. Kısaca tasarım konusunda “hiçbir şeyimiz yok” demek haksızlık olur. Elimizde mütevazı ama çalışan, müşterisi olan, ölçeklenebilir tasarımlar var.
Üretimde elimizde ne var?
“Çelik”in TSMC’nin fabrikalarında üretileceğini tekrar hatırlatayım. Bunu bir eleştiri olarak söylemiyorum, sektörün normali bu. Yani Türkiye’nin en görünür çip başarısı bugün Tayvan’da üretiliyor.
Yurt içinde üretim denemeleri ise sanıldığından daha eski. Hepsini tek tek yazmayacağım. Mesela bir TESTAŞ denememiz olmuştu. Taa 1970’lerin ortasında. O dönem TESTAŞ’ın Samsung ile birlikte çalışarak bölgesel bir üretim üssüne dönüşmesi hedefleniyordu. Bürokratik gecikmeler ve ekonomik dalgalanmalar yüzünden olmadı. Şu anda Samsung’un bu konudaki durumunu yazmaya gerek görmüyorum.
Faaliyette olan en ciddi tesis YİTAL. TÜBİTAK BİLGEM bünyesinde, Roketsan, ASELSAN ve SAGE için siparişe bağlı, az sayıda ama güvenlik anlamında kritik çipler üretiyor. Yani savunma için “güvenilir üretim” işlevi görüyor, ama ticari ölçeğe bakarsak bir “foundry” değil.
Bunların dışındaki adımlar hep “kurulacak” kipiyle tanıtıldı. Hepsini tek tek yazmayacağım. Bunlara şimdi detayları belli olmayan MCT Technic yatırımı da eklendi. Özetle Türkiye’de bazı tesisler var. Ama hiçbiri “Çelik” gibi 30 milyon adetlik bir siparişi üretebilecek kapasitede değil.
Üretim konusunda yeterli tecrübemiz olmadığında sanırım hemfikiriz. Peki gerçekçi hedef ne olmalı? Bence “en ileri teknoloji” değil, “hangi çiplerde dışa bağımlılık gerçekten risk” noktasından başlayabiliriz. Kimlik, pasaport, savunma sanayinde kullanılan çipler için yurt içinde üretim mantıklı. Beyaz eşya ve otomotiv çipleri için ise tasarım hakları ve tedarikçi çeşitliliği fabrikanın kendisinden bile kritik. “Çelik”in tasarım hakları Türkiye’de. Eğer TSMC dışında bir fabrikada da üretilebiliyorsa, tedarik riski de büyük ölçüde çözülmüş demektir.
Müşteri kim olacak?
Çip tartışmasında en az konuşulan soru bence bu. Bir fabrika ya da tasarım şirketi, ürününü satın alacak büyük ve düzenli bir müşteri olmadan yaşayamaz. Türkiye’de hep aynı iki sektör olarak büyük müşteri olarak düşünüldü: beyaz eşya ve otomotiv. “Çelik”in iş planı da tam olarak bu: Beko’nun yıllık 30 milyon çip ihtiyacı.
Sorun şu ki bu iki sektör gün geçtikçe kan kaybediyor. Resmi verilere göre beyaz eşyada 2026’nın ilk sekiz ayında ihracat yüzde 18, üretim yüzde 13 düştü. İlk çeyrekte üretim, pandeminin ilk dalgasından bu yana en düşük seviyede. Otomotivde ilk yedi ayda toplam üretim yüzde 8, otomobil üretimi yüzde 19 geriledi. Toplam kapasite kullanımı yüzde 62 civarlarında. Çipin ilk müşterisi olması beklenen sanayiler, çip gelmeden eriyor.
Geriye görünürdeki en büyük ve istekli alıcı kalıyor: savunma sanayii. Fiyata daha az duyarlı, güvenilir tedariği önceliklendiren ve dışa bağımlılığın bedelini en iyi bilen sektör savunma sanayi. Ama hacimleri çok küçük. Binlerce insansız hava aracı ile on milyonlarca çamaşır makinesi aynı ölçekte değil. Savunma sanayi bir fabrikanın varlık sebebi olabilir, ama tek başına ekonomik anlamda itici gücü olamaz.
Bu noktada Baykar’ın son hamlesini tekrar hatırlayalım. Baykar ile T3 Vakfı, T3 Gemstone O1 adında açık kaynak bir geliştirme kartı çıkardı. Uçuş kontrolü ve görüntü işlemeyi tek kartta toplamayı hedefliyor. Seri üretime geçti ve sanırım ilk kartlar Teknofest takımlarına dağıtıldı bile. Kart tasarımı bize ait. Ama beyni Texas Instruments’ın. Yani Türkiye’nin en güçlü savunma şirketi bile bugün yerli bir ürün yapmak istediğinde, katma değerin en yüksek olduğu parçayı Amerika’dan almak zorunda.
Bu bir eleştiri değil, bir fırsat. Eğer Baykar gibi bir şirket, birkaç yıl sonra görev bilgisayarlarında yerli bir çip kullanmayı taahhüt ederse, bu herhangi bir fabrika açıklamasından daha değerli bir “düğme” olur. Buna çapa müşteri veya can suyu diyebiliriz. Çipi tasarlayacak firmaya yol haritası, üretecek fabrikaya sipariş, ihtiyaç anında kredi verecek bankaya da güven verir. Türkiye’nin eksiği belki de fabrika değil, ilk siparişleri verecek “babayiğit” müşteri ya da müşteriler.
Yapay zekânın ironisi
Bu tartışmaya bir de yapay zekâ boyutu eklemem lazım. Artık Yapay zekâ sıfırdan bir RISC-V işlemci çekirdeğini 12 saatte tasarlayabiliyor. Elbette henüz “Çelik” gibi seri üretime gitmiş bir ürün değil. Ama gidişat belli. Yazılımda yaşadığımız “şey” donanımda da oluyor. aynı kod gibi tasarımın maliyeti ve süresi hızla düşüyor.
Bunun Türkiye için iki anlamı var. Tasarım tarafındaki giriş bariyeri düşüyor. Yongatek gibi küçük şirketler, yapay zekâ desteği ile on yıl önce düşünülemeyecek işler yapabilir. Yani tasarım şirketi sayısını artırmak hiç olmadığı kadar kolay ve ucuz.
Ama kötü haberi de vermiş olayım. Tasarım ucuzladıkça darboğaz tamamen üretime kayıyor. Herkes çip tasarlayabildiğinde, onu üreten fabrikaların pazarlık gücü artıyor. Yani yapay zekâ, Türkiye’nin güçlü olduğu alanı ucuzlatırken zayıf olduğu alanı daha değerli hale getiriyor. Fabrika yatırımını savunmak için belki de bundan daha iyi bir argüman yok.
Sonuç
Gelelim sonuca. Türkiye çip tasarlayabilen ama ticari ölçekte üretemeyen bir ülke. Tasarımda küçük ama gerçek müşterisi olan ve büyüme potansiyeli olan bir ekosistemimiz var. Üretimde ise savunma sanayine üretim yapabilen, 250 nm seviyesinde, terzi işi bir kapasitemiz var. Ama 30 milyonluk “Çelik” siparişini karşılayacak bir fabrikamız yok.
Bu utanılacak bir durum değil. Dünyadaki ülkelerin büyük kısmı tam olarak bu durumda. Utanılacak olan, bu durumu “düğmeye basıldı” başlıklarıyla tekrar tekrar haberleştirmek. Çünkü gerçekçi olmayan beklenti, gerçek başarıları da gölgeliyor. “Çelik”in test çiplerinin gelmesi iyi bir haber, onu “Türkiye artık çip üretiyor” diye pazarlamaya gerek yok.
Fabrika kurmak, devletin ve büyük sermayenin işi. Tasarım ise girişimcilerin. Yapay zekâ tasarımı ucuzlatırken, Türkiye’nin en hızlı ilerleyebileceği yer hala orası. Ama o girişimcilere ilk siparişi kimin vereceği, en az fabrikanın kendisi kadar önemli. Beyaz eşya ve otomotiv küçülürken bu soruya savunma sanayiinin, hatta özellikle Baykar gibi bir şirketin cevap vermesi gerekiyor.


